Bindiği dalı kesenler

Nazlı ÖZBURUN

Çoğumuz kayınvalidelerden çeken çilekeş gelinlerin yaşadıkları hikayeleri dinleyerek büyüdük. Ve yemin ettik “En iyi eş adayı, annesi ölmüş erkektir!” diyerek.Evin tek erkek çocuğu olanlardan çok korktuk, anneleri başımıza musallat olacak diye.

Ve babaannelerimizi annelerimizden dinlediğimizde, “babaannemizi seviyoruz” diye suçladık kendimizi. Annemize ihanet ediyormuşuz gibi geldi bize babaannemizi sevmek. Babaannemiz bize göre melekken, nasıl oluyordu da annemize cadı olarak görünüyordu? Bir türlü anlam veremedik!

İki kadın arasında kalan babalarımızı gördükçe daha bir korkar olduk evlenmekten.

Evlilik öncesi sözler aldık aynı haksızlıklara uğramamak için. Evlerimizi en uzak yerlerde açtık. Uzak olalım, tatlı olalım diye…

Peki, şimdi ne oldu? Bizden önceki zamanın savaşlarından yaralanmış yüreklerimizle hiç sormadan bireyselleşmenin, çekirdek aile olmanın hayallerini kurduk. Erkek tarafından uzak yaşamayı, oradan gelecek hayırda bile bir şer olabileceği zannıyla her şeyin arkasında bir çapanoğlu aramayı adet edindik.

Çekirdek ailedeki tüm sorunların ve sorumlulukların karşısında tek başına mücadele etmeye çalışan insanlara dönüştük. Kaynananın kaynanalığından zarar görmemek adına, çocuklarımızı hiç tanımadığımız insanlara teslim ederek büyütüyoruz.

Ergenlik dönemine giren çocuklarımız, evde büyüklerle nasıl konuşulacağını bizzat dizilerden örnek aldıklarından bizimle konuşurken arkadaşlarıyla konuşur gibi her gün canımızı acıtıyorlar. Çünkü görmediler bizden, büyüklerle nasıl konuşulur, onlara nasıl saygı gösterilir? Ve şimdi evin en büyüğü olan bizlere nasıl davranacaklarını kestiremiyor; sanki kankalarıymış gibi, hesap vermeden, haber vermeden yaşamayı bir meziyet olarak algılıyorlar…

Bireyselleştik ve uyum kabiliyetlerimizi yitirmeye başladık…

İnsanlarla nasıl geçinilir, insana nasıl saygı gösterilir? Bunları bilemeyen gençlerimiz var artık. Çekirdek aile olarak büyüttüğümüz. Hafta sonları dede ve ninelerini ziyarete giderek geçirmeyip, alışveriş merkezlerinde oyaladığımız. Şimdi aynı çocuklar büyüdü ve zevk aldıkları tek şey mağaza vitrinlerine bakmak, mesaj atmak, arabayla dolaşmak…

Muhabbeti sevmiyorlar... Kısadan geçiştirerek, önemsemediklerini ve bir an önce uzaklaşmak istediklerini her halleriyle belli ederek yaşıyorlar…

Biz dedelerimizin bilmem kaçıncı defa anlattığı askerlik öykülerini dinlerken gözlerimiz ışıl ışıl olurdu… Şimdiyse günlük yaşamın gereği olan bir muhabbeti bile edemiyorsak çocuklarımızla bilelim ki bunda bizim ve tercihlerimizin de bir payı var…

Çok uzaklaştık… Aynı evde olmanın, aynı banyoyu kullanmanın getirdiği zorluklardan, herkesin her şeye karıştığı vıcık vıcık ilişkilerden kaçtık; aramıza Berlin duvarları ördük...

Bunun bir ortası olmalıydı ama olamadı olduramadık…

Aynı evde değil ama aynı şehirde yaşıyorsak, göz görme mesafesinin dışında bir uzaklıkta oturabilmeli insanlar. Birbirlerini eleştirmeden birbirleriyle görüşebilmeli. İyi günde, kötü günde muhabbet edebilmeli.

Neden göz görme mesafesinin dışı diyorum, çünkü birbirinin ne yaptığından sürekli haberdar olarak yaşamak ve izleniliyor zannıyla yaşamamak için böylesi daha iyi...

Ayrı saksılarda ama yakın pencerelerde durabilmeyi başarabilmeliyiz. Aynı saksıda birbirine değerek, birbirini kanser ederek yaşamaktan kaçmanın yolu, şimdi yaptığımız gibi olmasa gerek. Durmadan bindiğimiz dalları keser olduk… Bir “dur” demenin zamanı geldi artık…

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan, isimsiz ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Eğitim Sistem yapılan yorumlardan sorumlu değildir.