Nostaljik Dalgalar

Ali CÖRE

Gurbet gecelerinin buz kesen yalnızlığından onun sıcaklığına sığınırdım.
Hiç unutmam. Yatılı okulda, biriktirdiğim harçlıkla bir el radyosu almıştım. Geceleri soğuk yatakta onu koynuma alır da öyle uyurdum.Yastığımın altında saklardım onu. Orta dalgadan arap radyolarını dinlerdim. Fairouz o zaman çok modaydı. (Ajda Pekkan da ondan bir kaç şarkı almıştı) Onu dilerken kendimi babamın yanında hayal ederdim. Öylece uyurdum.
.......
İzinden döndüm, gelen mailleri okuyorum. Bayağı birikmiş.Cevap yazıyorum tek tek.
Bir ara ekrandan gözümü çekiyorum. Masamdaki nostaljik radyo bana bakıyor
Biraz karıştırıyorum. Ama nafile.Bi şey arıyorum.Ne aradığımı bilmeden.DJ diye birilerileri var.Dalga mı geçiyor,hakaret mi ediyor,yoksa program mı sunuyor.İki de bir “kız Kader”, “kız Emine” deyip duruyor. Tekstil atölyelerindekilere çöpçatanlık yapıyor.
Ne edep var,ne edebiyat.

Öylemiydi eskiden?
Herkesin gözdesiydi o.Herkese hitap eder, derdine çare olurdu.Edepli ve seviyeli.
Ağırlığı ile yerinde otururdu.Hitabeti düzgün,tane tane.Ne dediği anlaşılır.
Dilinde akıcı bir İstanbul türkçesi vardı.

Ceviz kaplamalı cilalı ahşap bir kasa.İç köşelerinde ince kromdan bir çerçeve.Ön tarafında sarı tel örgüsü gibi gözenekli bir kumaş.
Bu el yapımı ahşap kutunun üzerinden sarkan yine el emeği göz nuru beyaz bir dantel.Sanki buna özel örülmüş gibiydi.
Alt kısmında uzunca,zarif bir cam. Arkasında lambası. İki tarafında yuvarlak düğmeler.Biri ses diğeri istasyon ayarı. Üç dalgası var,uzun,orta ve kısa.Gündüz uzun ve kısa dalga iyi çeker,akşam orta dalga.Orta dalga yön tayin eder.Yönünü ayarlamadan yayın çekmezdi.

Evlerin en mûtena köşesi ona ayrılmıştı.Mobilyaların içinde belki de kıymettar parçaydı oydu.Miras paylaşımında kimin payına düşerse o şanslı sayılırdı.
…….
İşte başlıyor.
Jenerikten sonra, ne kalın ne ince bir erkek sesi;
“Muhterem dinliyiciler. “Tanıdımız mı?” programının sanatkarı okuyacağı bir şarkı ile kendisini sizlere takdim ediyor”
Refakat eden saz sanatkarları; Sadi Işılay,Vecihe Daryal,Feyza Aslangil,Yorga Bacanos ve Niyazi Sayın”
Seviye çok yüksek.
Dinliyiciler de “muhterem.”
Yani hürmete layık.
Ve karşımızda bir sanatkar.Az sonra kendini bize “takdim” edecek.
Sunucu bizi meraklandırıyor.
Bekliyoruz.

Kanun taksiminden sonra;

“Niçin a sevdiğim niçin,Seni sevdim budur suçum”(Daha ilk “niçin” de tanıdık onu.Zeki Müren.)
“Turrelenmiş sırma saçın,Çözen benden beter olsun
Yeter olsun yeter olsun,Çok ağlattın yeter olsun”
Makam: Hicaz Hümayûn Güfte: Yavuz Sultan Selim Han Beste: Nikağos Ağa

Şarkı bitti.Sunucu araya giriyor,olabildiğince kibar ve hürmetkar.
“Evet aziz ve muhterem dinliyiciler,daha il nağmelerinde tanıdığınız gibi,programımızın bu haftaki sanatkarı,Zeki Mürendir.O sizler için sizlerin istediği en seçkin şarkılarını hazırladı.Huzurunuza geldi.”

Demek Zeki Müren “huzurumuzda”.
Huzur demek,hâzirunun karşısında olmak demek.Nerede olduğunu,kimlerin karşısına çıktığını bilmek.Konuşmalara dikkat edilecek.
Sunucu bizim düşüncelerimize “tercüman.”
O da kafasına göre konuşmuyor.DJ ler gibi öyle salıp salıp atmıyor.
Bu ne edep,bu ne saygı.
……
Haber saati geldiğinde:
Üç kısa sinyal “did” ve arkasından uzunca “diiidddd” den sonra “saat 20” “şimdi haberler”
Artık evdekiler sessiz.Babamız haberleri dinliyor.
Biraz kızıyor.Nasıl kızmaz ki.Şekere yine zam var.Sana yağı karaborsada.Mazot yok.Tüp kuyrukta.Tabiki kızar.
Sırada spor. Maç sonuçlarını veriyor.
Kulağı Trabzon’un haberinde.Trabzon bu sene de şampiyon oluyor.Feneri 1-0 yenmiş.Kalede Şenol var.Gol yer mi? Ali Kemal desen fırtına.Turgay o biçim.Tutabilene aşk olsun. Zam haberi çoktan unutuldu. Biraz moral oldu.

Arkasından türkü faslı başladı.Bu kez mikrofonda bayan sunucu.Tüküler programını anons yapmaktadır.
“Sayın dinliyiciler,türküler programında Aliye Akkılıç’ı dinliyeceksiniz.Çalanlar Emin Aldemir,Ahmet Gazi Ayhan,Cengiz Akmeriç,Adnan Şeker,Yaşar Aydaş ….”
“Yeşil Ördek gibi daldım göllere,
Sen düşürdün beni dilden dillere”

Gece uzun.Başka eğlence yok.
Sessizliğin kokusunu Aliye Akkılıç’ın türküleri dağıtıyor.Biraz hüzün biraz neşe yayılıyor.
Gelsin çaylar.Patlasın mısırlar.
Biraz da turşu fena olmaz.Yanında haşlanmış patates iyi gider.
Başka n’olsun,fukaranın sofrasında.Bundan iyisi Şam’da kayısı.
…….
İlk zamanlar gavur icadı deyip eve ocağa sokulmamış.Zamanla o da dindarlaşmış.
Cuma sabahları Kur’an okuyor.Vaaz veriyor.Arkasından dinî hikayeler.Daha ne yapsın.Beş vakit namaz kıldıracak değil ya.
Ramazanda iftar önü yine Kur’an okur.Vaaz verir.İlahi söyler.Ney üfler.Ben de ondan öğrenmiştim “sordum sarı çiçeğe,annen baban var mıdır” ilahisini.(Sanki Kurban Tepesindeki o sarı çiğdemlere soruyordu)
Sahur oldu mu yine soframıza konuk olur.Yanık sesli hafızların ziyafetinden sonra Hacivat ve Karagözü dinlemeden uyumazdık.

……….
Yaza ve kışa göre programların adı değişir.Kışın “ocak başı” yazın “tarla dönüşü.”
Tiyatral bir eğitimdi işin özü.
Çiftçinin köylünün sorunları tartışılır.
Başrolde Muhtar emmi,Öğretmen,Kezban Ana ve Gavruk Ali. Gavruk Ali, aksi,cahil ve inatçı biri.Herşeye itiraz eder.Muhtar emmi ve öğretmen onu eğitmeye çalışır.Hem tarımsal bilgiler hem de adap usül öğretiyor.
Bizim için de “okul dönüşü” programı vardı. Bilemediğimiz soruları programdaki dedemiz cevaplardı.
………
Ahşap kutu işini bilirdi.
Herkesi tanır.Ona göre yayın yapar.
Hele o sonu gelmeyen “Arkası Yarınlar”
Babalar,kocalar işe gitti mi,toplanır kadınlar kızlar başına.
Gözler nemli,çaylar demli.
Herkes duygusala bağlanmış.İş güç kalmış.Çok ta umurumuzda değil modundalar.
Fakat çok ta acımasızdı.
Bi türlü sevenleri birleştirmez.Uzatır da uzatır.Arkası gelmez.En heyecanlı yerinde,hep aynı şeyi söylerdi; “Arkası Yarın”
……….
Hafta sonu gençlere seslenirdi.
Kahvaltı sonunda “Hafif müzik”.
Müziğin ağırı nasıl ki?
Bu gün Cumartesi saat onu biraz geçmiş.Camlar açılmış.Çamaşır ve temizlik yapılıyor.Evler havalanıyor. Sabun ve deterjan kokularıyla birlikte şarkılar taşıyor sokağa.

”Dünya dönüyor sen ne dersen de,
Yıllar geçiyor fark etmesende” Nilüfer.

Pek inanasımız yok dünyanın döndüğüne.
İşte herşey yerli yerinde.
Vakit geçmiyor.
Yaşımız genç,vücudumuz dinç.
Ah bir de..Evet en zor kısmı burası.
Bari pencereden bir şeyler çırp.Ya da kapı önünü süpür.
Ne yapsın gençler.Ne cep telefonu var,ne internet.
Hayat ne kadar zor.
Şimdi anladık ki Dünya dönüyor.Hem de çok hızlı. Ve yıllar geçiyormuş.
………
Dışarıya sızan müzik türünden evdekilerin yaşı belli.
Az ileride beyaz evin çıkmasında pencereler yukarı kaldırılmış,dantel etekli beyaz perdelerin arasından bir ses alttan alta dışarı yayılıyor.
Hece,hece yanık bir şarkı.
“Yanıyor mu yeşil köşkün lambası yar,hiç bitmiyor şu gönlümün kavgası yar” ‘Segâh Peşrev’ (Neyzen Yusuf Paşa).
Bu Müzeyyan Senar’n sesi.
Babam bunun filmine gitmiş.Çok acıklıymış.
Ne zaman bu şarkı çıksa onu anlatırdı.Merak ettim.İnternete baktım film nasıl diye.
Savaş yıllarında kavuşamayan iki sevgili.Biri binbaşı Kemal (Ekrem Bora),diğeri Şükran (Belgin Doruk).
….
Her sanatçı her dalgadan çık(a)maz.
Her müzik türünün dalgası vardı.
O zamanki damarcı delikanlılar “kısa dalga”ya takılırdı.
Elektro sazlar,düdüklü müzikler.Orhan Baba,Müslüm Baba daha yeni yeni piyasaya çıkıyor.Bunlar seksenli yıllarda iyice meşhur olmuştu.
Neyse biz delikanlımıza bakalım.
Kuyumcu titizliğinde parmak uçlarıyla düğmeleri çeviriyor. Kısa dalgadaki istasyonları bir bir geçiyor.
Zaten iki yer var.Biri “Polis Radyosu” biri “Meteorolojinin sesi.”
İyi bir anten şart.Yoksa eski bir bakır tel de olur.Bakır telin bir ucunu antenin ucuna bağla.Diğer ucunu pencereden dışarı uzat.Ne kadar uzatırsan o kadar iyi çeker.
Evet bi yeri yakaladık ucundan.Biraz parazit var.Olsun.Ona razıyız.

“Gurbet bahtımdan kara,hasret ölümden acı
Ne zaman tükenecek bu yollar arabacı” Suat Sayın’dan

Ara vermeden başka biri çıkıyor ahşap kutudan;

“Dünyada ne günler yaşadım gördüm,
Bir bahar gibiydim kışlara döndüm” Hayri Şahin

Delikanlımıza kastı var bu gün ahşap kutumuzun.
Karşılıksız sevdalara,ayrılık acılarına ve kıskançlık elemlerine bandırıyor da öyle gönderiyor şarkıların.
Bir de nazlanmasa.
Evet, pek nazlıdır o meret.
Bi gelir bi gider.Rüzgarlı havada uzaktan duyuluyor gibi oluyor sesi.

“Akşam oldu, sardı karanlık,
Kuş tüyünde yatsam olur samanlık” Yüksel Özkasap
Arkasından yine düdüklü bir şarkı;

“Biraz da bana gül kader.” Şenay Şenses’ten.

Delikanlımız pencere kenarındaki sedirde.
Bir elinde sigara.Bir elinde çay.Acaba o da dinliyor mu ki.Sesini açsa duyar mı? Amaaan. Duysa n’olcak.Sanki anlayacak.Olsun.Hayali bile güzel.

O biter Gülcan Opel gelir mikrofona:
“Dinle beni ey eskici satıyorum her şeyimi,
Önce al git şu aynayı,onda saklı gençliğimi”

Arkasından o şarkı:
“Bir fincan kahve olsan” Şükran Ay.
O ne sestir öyle.”üzülüp ağlar mıydın” derken ağlıyor sanki.
Of ulan of modundayız.

İşte yine düdüklü bir şarkı;Esengülden.
“Ümit veren sen,
Cefa çeken ben,
Vefasızsın sen”

Tam “of ulan of” diyecekken,annemiz seslendi;
_ Oğluuum. Aşağı inde biraz odun yar.İçerisi soğudu.
—Tamam anne
bu bir geçiştirme cümlesi. Şarkımıza devam edelim,

“İnsafsızsın sen.
Taş kalplisin sen zalim”

—Duydun mu beni? Odun diyom oduunn.

“Anlamıyorsun gönül derdinden
Çıkarıyorsun çabuk kalbinden
Böyle giderse seni sevemem zalim”

Tam da yerinde oldu mu şimdi?Bütün zevki kaçtı delikanlının.
_ Yav anne ne odunu,ne soğuğu,ben yanıyorum.

Evet herkes zalimleşti.Üstüne bir de parazit girdi.
Tadı tuzu kalmadı.
Bari kalkıp odun yarsın delikanlı.
Bütün hırsını alsın odunlardan.

İşte böyle dostlar.Masamdaki radyo da pek nazlı çıktı.İstediğim şarkıları çalmadı.
Nerden bilsin ki o şarkıları, şimdi hepsi mazi de kaldı.

İlk yorum yazan siz olun
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan, isimsiz ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumların her türlü cezai ve hukuki sorumluluğu yazan kişiye aittir. Eğitim Sistem yapılan yorumlardan sorumlu değildir.