1. YAZARLAR

  2. Ali CÖRE

  3. 27 Mayıs İlkokulundaki arkadaşlarım
Ali CÖRE

Ali CÖRE

Yönetim ve Org. Gelişim Dan.
Yazarın Tüm Yazıları >

27 Mayıs İlkokulundaki arkadaşlarım

A+A-

Bu okul o zamanlar için ilçenin neredeyse en uç noktasında idi.Etem köyünden,Yazı Köyünden çocuklar buraya okumaya gelirdi.Yaz kış demeden traktör römorklarına doluşurlardı buraya gelmek için.
Kendir fabrikasından da çocuklar gelirdi.Onlar bizden farklıydı.Özel servisleri vardı.Büyükce bir Mercedes otobüsüydü. Daha bir elit, daha bir kibar, üstü başı temiz ütülüydü. Pek bir havalıydılar. Zaten bizim orda dışarıdan gelen memur ve müdür çocukları hep öyle olurdu.Jilet gibiydiler. O kadar çocuğun arasına sanki yolunu şaşırmış, kaybolmuş ta onların arasına katılmış gibiydiler. İşin doğrusunu söylemek gerekirse tam bir balkon çocuğu idiler.
Ne bizim gibi top oynar, ne de tahtaravelliye binebilirlerdi.Ancak bayramlarda yürüyüş yaparken hep en önde onlar yürürdü. Bayrağı onlar taşırdı. Dedim ya kibar çocuklardı, muhallebi çocuklarıydı diye. İşte o bakımdan yani önde yürürlerdi.
Hele o kızlar neydi öyle. Masal kitaplarından çıkmış gibiydiler. Erkeklerden önce kız arkadaşlarımız aşık olurdu onlara. İsimleri de bizim mahalledeki kızlara hiç benzemezdi. Aylin,Maylin gibi bi şeylerdi.
Ama Etem köylüler, Yazı köylüler öyle miydi. Adamın hası, kızın iyisiydi onlar. Onlarla her türlü oyunu oynardık. Yağmur çamur aldırmazdık.
Şimdiki gibi renkli çantalar yoktu ellerinde. Siyah bezden yapılmış heybe gibi çantaları vardı.Uzunca da sapı olurdu, Boyunlarında omuzlarına doğru çaprazlamasına asarlardı. Dikiş yerlerinden elde dikildiği belliydi bazılarının.
Öğle yemeğine eve gidemezlerdi. O siyah heybe gibi çantalarında defter kitabın yanısıra öğlen okulda yemek için nevale de olurdu. Köy meyvelerinden mevsime göre elma armut alıç erik gibi meyveler. Dilimlenmiş köy ekmelerinin üzerine tereyağı (biz o zaman inek yağı derdik) sürerlerdi.
Bu arkadaşlarımız öğle yemeğini sınıfta yerdi. Arada bir çarşıya lokantaya gidip geldikleri de olurdu.
İşte bu öğle aralarında yedikleri o siyah, o esmer, kara,dolgun ve sıkı, hatta bizimkilere göre sert ekmekleri bana çok lezzetli gelirdi. Kenarlarındaki koyu kahve rengi biraz da yanık, yer yer kömür kırıntılarının gömüldüğü kabukları bile bizim ekmeğimizden lezzetli idi.
Ben evden, onların kasaba ekmeği dedikleri süt gibi beyaz, sünger gibi yumuşak ve kabarık ama bastırınca elastikiyetini kaybeden ekmek götürür, onların köy ekmeği ile değişirdik. Bizim ekmek te onlara poğaça gibi gelirdi.

Hele bir de müstahdem Cemal Emminin, Şükrü Amcanın yaktığı odun sobasının üzerinde bunlar biraz ısındı mı, tadından yenmezdi. Ekmeğin üzerinde sarı ve tuzlu inek yağı o sert ekmeği yumuşacık yapardı. Yanında haşlanmış köy yumurtası ve yeşil soğanda oldu mu gel keyfim gel.
Ben nöbetçi öğrenci olurken köylü arkadaşları tercih ederdim yanıma. Öğlen herkes eve gitti mi sobanın başına oturur hem köy ekmeği yer hem de türkü söylerdik. Meselâ "Bir ah çeksem karşıki dağlar yıkılır"
Sesi güzeldi onların. Yaz geldi mi mal güderlerdi ve bol bol türkü çığırırlar, ıslıkla makam tutururlardı.

Hele o varil gibi geniş ve tank gibi sağlam sobanın bir yanışı vardı.İçi tuğlalı olduğundan kolay kolay ısınıp soğumazdı. Yağmurda karda koşar, oynar, üşür gelirdik. Soğuktan üşüyen ya da kar suyundan ıslanan elliklerimizin içindeki kızarmış, donmuş, buymuş ellerimizi, parmaklarımızı onun sıcağında tekrar diriltmeye çalışırdık. Nasılsa o körpecik ellerimiz inceden inceye sızım sızım sızlar nerdeyse ağlayacak gibi olurduk. Ama yine de oyundan kendimizi alamazdık. Kar yağarken okul bahçesi pamuk atılmış gibi bembeyaz bir ötü ile kaplanır, tepemizden konfeti boşalıyormuş gibi karın altında çığlık çığlığa oynar, nefes nefese koşardık. Yorulmadan, bıkmadan, hamlamadan. Zil çaldı mı soluk soluğa bu kez o sobanın başına koşardık, öksüre öksüre, hem de boğazımızı yırtarcasına. Ders başlayınca bile bi zaman bu öksürük nöbeti bitmez, topluca öksürürdük. Biri birimize devrederdik bu öksürük nöbetlerini.Öğretmenimiz gıcık olurdu. Kendini derse vermezdi. En sonunda patlar bize bi güzel fırça atardı.

Ha birde o zamanlar Ethem Köyü girişindeki çayın üzerinde köprü yoktu. Sadece Kendir Fabrikasının önündeki yakın zamana kadar duran dar, demir parmaklı bir köprü vardı.Yazın iyice çekilen,kuruyan kenarlarında yer bir kaç tane kendir havuzunda başka suyu olmayan o cılız zayıf kurbağa sesleriyle dolu çay, yağmurlu havalarda pek bir çoşar geçit vermezdi kimseye. Arkadaşlarımız yağmurlu havalarda o çayı hayal ederlerdi. Kimbilir şimdi nasıl sel gelmiştir. Nasıl geçilek karşıya. Bir traktör beklenecek ve öylece geçilek. Ne var sanki bunda?
Daha neler neler?

Yazı Köyünden Doğan Ve Erdoğan diye iki arkadaş vardı.Ya kardeş ya da emmioğullarıydı. Kafalarına göre gelir giderlerdi derslere.Bizden biraz yaşlıydılar. Belki de sınıfta kalmışlardı da bizim aramıza katılmışlardı. Bizim Kemal Hoca (Allah Rahmet eylesin) bunları fazla sıkmazdı. Öte git beri gel de demezdi.Kendi hallerine bırakırdı. Ara sıra bunlara türkü söylettirirdi.En çok söyledikleri türkü de " Emmoğlu ele benzer" türküsüydü.
Türkü deyince aklıma Arif diye bir arkadaş geldi.O da iyi türkücüydü. Babası imammıydı ne.Sesinde biraz hocalık vardı. Çok komik bir türküsü söylerdi.
"Derelerde kuş burnu, kuş burnuyu kuş yemiş. On binliralık gelin kaynanaya oş demiş. Nirina nirinah niriyne ninenah"
Bak hala unutmamışım.

Türkü deyince ben de türkü söylemiştim bir müsamerede.
Bir gün büyük, geniş sınıflardan birinde müsamere yapılıyordu. Bayram mıydı yoksa yerli malı haftası mı kutlanıyordu bilemiycem. Ben daha birdeyim. Tahtanın önüne masaları dizmişler, herkes çıkıp birşeyler söylüyor. Kimi şiir okuyor, kimi türkü çığırıyor. Tiyatro gibi bi şeyler de vardı.Çocuğun birinin yüzünde pamuklar. Belli ki dede rolündeydi o. Bizden bir kaç devre önde okuyan İbrahim Gökçe'yi hatırlar gibiyim o müsamerede. Her neyse. Ben onları seyrede seyrede heyecanlandım, aşka geldim. Gittim bizim öğretmenlerden birinin yanına:"öğyetmenim biy tüykü de be söyleyebiyiymiyim" Hay hay neden olmasın. Beni gallangup kaldırıp koydular masanın üstüne. Programda ben yokum. Ama cesaretim var.Dikildim seyircilerin karşısına. Önde öğretmenler, müdür, arkada öğrenciler. Merka ediyorlar. Bacak kadar boyu ile bu çocuk şimdi ne söyleyecek diye. Mikrofon filanda yok. Ben avazım çıktığı kadar bağırarak başladım türküye:
"kızım seni aliye veyeyim mi?İstemem babacım istemem.
Onun adı Ali.
Edey beni deli.
İstemem babacım istemem"

Türkü böyle sürüp gidiyor.En sonunda kız Engin adlı bir damat adayına razı oluyor.Çünkü
"onun adı Engin.
Babası vay zengin.
İsteyim babacım isteyim"

Türkü bitiyor. Hocalar gülmekten kırılıyor.Sınıf alkıştan çınlıyor. Bi daha söylüyorum o türküyü.
Fakat iş orda bitmiyor. Okulda meşhur olmuşum artık. Daha birinci sınıfta bir çocuk. Birazda sevimliyim. Üst sınıflarda koca koca kızlar var. Tenefüslerde beni yakalıyorlar illede o türküyü bir daha söyle. Utanıyorum söylemek istemiyorum. Bu kez beni aralarına alıp korkutuyorlar. Mecbur söylüyorum. Bazılarının canı kaynıyor daha da ileri gidiyorlar. Oramı buramı sıkıştırıyorlar. Zor kurtuluyorum ellerinden. Ya ablamın yanına ya da abimin yanına kaçıyorum. Kimisi de dalga geçiyor benimle. O diyor: "beni al" öteki diyor; "yok onu alma beni al. "Aklım ermiyor. Sabi sübyan bir çocuğum. Ne yapayım.
Allahtan onlar okulu bitirip gidiyorlar da ellerinden kurtuluyorum.
Ancak işin tuhaf tarafı onlar gittiler, ben büyüdüm, kimse bana bir daha "beni al"demedi, arkamdam bağırmadı. Meğer hepsi yalan, hepsi dalavereymiş.

Nerden geldik buraya. Lafı yine uzattık.Daldık gittik okula, çocukluğumuza.
İşte böyleydi o yıllar.

Bu yazı toplam 1199 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan, isimsiz ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.